|
"Saatleri saptamayı ilk bulan insana Tanrı
bildiğini yapsın! Benim bu dileğim, güneş saatini yapıp buraya
koyarak günlerimi dilimyeyip bölen için de geçerli. Ben çocukken
karnım güneş saatiydi; şimdikinden daha kesin ve daha güvenli.
Acıkınca bilirdim ki yemek saatiydi. Ama şimdi tok olsam bile,
eğer saat derse ki yemek vakti geldi, kimse hayır demiyor eğer
Güneş izin vermezse. Kentin çoğu aç açına sokaklarda, hadi yemek
saati geldi diye Güneş’in o çomaktan düşen gölgesi izin vermezse."
[Plautus (M.Ö. ? -184)]
İNSANOĞLU BAŞLANGIÇTAN bu yana zaman denilen anlaşılması zor
kavramla uğraşmış, yıldızlara ve güneşe bakarak zamanı anlamaya ve
hesaplamaya çalışmıştır. İlk başta insanlar için sadece yağmurun,
karın, soğuğun, sıcağın zamanını bilmek yetiyor, mevsimler
insanların hayatlarını yönetip, hasat zamanını, göç zamanını,
barınma zamanını söylüyorlardı. Gittikçe daha küçük zaman
birimlerine ihtiyaç duyan insan, yılı aylara ve haftalara bölmeye
başlamışlardır. Zamanın geçişinin en belirgin göstergesi olan gün,
güneş doğunca başlıyor ve çalışma süresi aydınlık zamanı
kaplıyordu. İnsanların geceyi gündüze benzer kılma çabaları, günü
daha küçük zaman birimlerine ayırmayı gerektiriyordu. Dakika ve
saniyeler daha çağdaş dönemlerin ürünü olmakla birlikte, insanlar
günü birkaç bölüme ayırmaya çalışmışlar ve gittikçe daha küçük
zaman dilimlerine ihtiyaç duymuşlardır. Daha küçük zaman
birimlerinin tarihi takvimle paralellik gösterir. Yılı ilk olarak
birimlere bölen Sümerler, günü de ilk bölenler olmuşlar ve zamanı
ölçmeye başlamışlardır. Mısırlılarla devam eden bu çabalar
Yunanlılar ve Romalılarla iyice gelişmiştir.
Güneş Saatleri
Zamanı ölçmek
için ilk çabalar güneş saatiyle başlamıştır. Bu ilk saatler,
yüzyıllar boyunca zamanın ölçülmesi için kullanılan en yaygın araç
olmuşlardır. Güneş saatleri, özel olarak hazırlanmış bir milin
gölgesinin, Güneş’in görünen hareketine uygun olarak yine özel
olarak hazırlanmış mermer, taş veya madeni bir zemin (kadran)
üzerindeki hareketine göre zamanın ölçülmesine yarayan araçlardır.
Saat, güneşin oluşturduğu gölgeyi ölçer. Bu yüzden güneş saatleri
ancak bol güneşli ülkelerde ve gündüzleri kullanılabiliyordu.
Saat sisteminin gelişmesi tamamıyla dinî sebepler yüzündendi.
Mısır dilinde saat anlamına gelen "wnwt" aynı zamanda rahiplerin
yaptığı dini görev anlamına da geliyordu. Gündüz saatleri, Güneş
Tanrısı Ra’nın ilerleyişine göre ölçülüyordu ve rahipler güneşin
yolunu izlemek için değişik şekillerde yapılmış güneş saatleri
kullanıyorlardı.
M.Ö. 3500’lerde yapılmaya başlayan ve ilk zaman ölçme aracı
sayılabilecek obeliskler, aynı zamanda tarla parselasyonunda da
kullanılıyorlardı. Uzun, yukarı doğru incelen dörtgen yapının üst
sivrisi kare biçimindeki düzlemin ortasında değil kenara kaymış
olarak yapılıyordu. Hareket eden gölge, günü ikiye bölerek zamanı
gösteriyordu. Yılın değişik zamanlarında gölge uzunlukları
işaretlenip en uzun ve en kısa olanı bulunuyor ve böylece yılın en
kısa ve en uzun günü de belirlenebiliyordu.
Güneş saatlerinin bir başka çeşidi de T şeklindeki saatlerdir. T
biçiminde birbirine bağlanmış iki çubuktan oluşan bu saatlerde
kısa çubuğun gölgesi uzun sapın üzerindeki numaralara düşüyordu.
Sabahları doğuya doğru, öğleden sonraları ise batıya doğru tutulan
saatte, 1’den 10’a kadar sayılar kullanılıyordu. Taşınabilen ilk
zaman aracı olan bu saat, M.Ö. 1500’lerde kullanılmaya
başlanmıştır. Bu alet, günü 10 parçaya ve sabah ile akşam olmak
üzere iki ‘alacakaranlık saatler’ine bölüyordu. T biçimindeki
güneş saatlerinde, günün ilk ve son saatlerinde gölgenin sonsuza
kadar uzaması ve kadran üzerinde izlenememesi sorun yaratıyordu.
Güneş saati tasarımındaki en büyük gelişme, gündüz saatlerini eşit
dilimlere ayırabilmeyi sağlayan yarım küre biçimidir. M.Ö. 300
yıllarında Keldani astronom Berossus’un bulduğu bu tip saatlerde
yarımküre içbükey olarak yerleştiriliyordu. Herhangi bir günde
gölgenin yarımküre üzerinde izlediği yol, Güneş’in gökyüzünde
izlediği yörüngenin kopyası oluyordu. 12 eşit bölüme ayrılmış
yarımküre üzerinde yörüngeler çizilip, her mevsimle ilişkili saat
başları birer eğri ile birleştiriliyordu.
Sümerlerle başlayıp Mısırlılar ve Babillilerle devam eden güneş
saatleri Yunanlılarla daha da geliştirilmiştir. Romalılar ilk
güneş saatlerini M.Ö. 1. yüzyılda yapmışlardır. Mimar Vitruvius’un
belirttiğine göre, Roma’da çok yaygın olarak kullanılan saatlerin
13 değişik türü bulunuyordu.
O dönemin usta matematikçileri olan Araplar daha yaratıcıydılar.
Saatçiliğe çok önem veren Araplar güneş saatlerinin birçok
ilkesini geliştirmişlerdir. Arapların ünlü düşünürlerinden Abu’l
Hasan, eşit saatlerle hesaplama sistemini bularak, 13. yüzyılın
başlarında horoloji tarihinin en önemli adımlarından birini
atmıştır.
İlk çağlarda çabuk gelişme gösteren güneş saatleri ortaçağ boyunca
5-16. yüzyıllar arasında pek ilerlememişlerdir. Ancak, 1500-1800
yılları arasında astronomiye paralel olarak hem çeşit hem de
kullanışlılık açısından gelişmişlerdir.
En ayrıntılı ve hassas güneş saatleri İslâm güneş saatleridir.
İslâmiyet’te namaz vakitlerini bilme isteği güneş saatlerini buna
göre ayarlama zorunluluğu getirmiştir. Öğle namazı bir cismin
gölgesinin en kısa olmasıyla başlar, gölge o cismin iki misli
olduğunda, ikindi namazı başlamış olur. Bu iş için caminin
avlusuna bir sopa dikilir. Cismin gölgesinin mevsimlere göre
tespit edilmesi ve namaz vakitlerinin buna göre işaretlenmesiyle
gelişmiş bir yatay güneş saati elde edilir. Bilinen en eski İslâm
güneş saati 868-901 yılları arasında Mısır’da hüküm süren
Tolunoğlu Ahmed’in Fustat’ta yaptırdığı camide bulunmaktadır.
Güneş saatlerinde zamanın uzunluğu bir mevsimden ötekine
değişiyordu. Mısırlılar günü 24 parçaya bölmüş olsalar da bu
şimdikinden farklıydı. Güneşin doğumundan batımına kadar geçen
zamanı ona bölüyorlardı, ancak bu birimler yazları daha uzun
oluyordu. Geçen yıllarla ve her mevsim kayan gün doğumlarıyla
gündüz ve gece saatleri tamamen değişiyordu. Daha sonraları gündüz
ve gece süreleri 12 saat uzunlukta hesaplanmış olsa da, bu yine
mevsimden mevsime değişmekteydi. Güneş saati karmaşık bir sistemdi
ve çok esnekti. Daha basit sistemlere ve akşam saatlerini izlemeye
duyulan ihtiyaç, değişik arayışlar getirdi ve insanlar zamanı
ölçebilmek için gökyüzüyle ilişkisi olmayan başka araçlara
yöneldiler.
Su Saatleri
Güneş saatleri
kadar eskiye dayanan ancak, tam zamanı bilinmese de ilk tipleri
Mısır’da bulunan su saatleri, dibinde delik olan bir kovanın
boşalması ve dolmasıyla zamanı gösterir. Bu saatler, zamana yeni
bir bakış şeklini olanaklı kılmıştır. Güneş saatleri belirli bir
zamanı gösterirken, su saatleri ne kadar zaman geçtiğini de
gösteriyordu. Bu yüzden su saatinin icadı zaman ölçümünün gerçek
başlangıcı sayılabilir.
Su saatlerine su hırsızı anlamına gelen "klepsydra" deniyordu. Bu
saatleri, ilk olarak Mısırlılar icat etmiş olsalar da, Yunanlılar
geliştirmişlerdir. Su saatleri yüzyıllar boyunca mekanik saatlerin
bulunmasına kadar kullanılmıştır. Tek çanaktan
oluşan su
saatlerinde, içi su dolu ve altında bir delik olan çanağın içinden
dışarı su boşaldıkça içindeki işaretler zamanın geçişini gösterir.
Bu tip saatler daha çok duruşmalarda avukatların konuşma
sürelerini belirlemede kullanılmıştır. Birkaç çanaktan oluşan
türlerde ise, su bir çanaktan diğerine doluyordu.
Su saatlerinin başka bir çeşidi de dibinde delik olan metal bir
kaptan oluşuyor. İçi su dolu böyle bir kap daha geniş bir kabın
içine konduğunda yavaş yavaş doluyor ve dibe batıyor. Mısır’dan
başka, İngiltere ve Seylan’da da bulunmuş olan bu tip su saatleri,
günümüzde hâlâ Kuzey Afrika’da bazı yörelerde kullanılmaktadır. Su
saatleri popülerleştikçe daha çok özenilerek yapılmaya başlanmış
ve karmaşık mekanizmalar üretilmiştir.
M.Ö. 250’de Arşimet, yaptığı su saatine dişliler ekleyerek
gezegenleri ve ayın yörüngesini de göstermiştir. Daha gelişmiş su
saatleri M.Ö. 100 ve M.S. 500 yılları arasında Yunan ve Romalı
horolog ve astronomlar tarafından yapılmıştır. Bu saatlerde
damlama deliğinin aşınmasını ya da tıkanmasını önlemek için delik
değerli taşlardan yapılabiliyordu. Su basıncı düzenlenerek akış
sabit kılınıyordu. Bazı su saatleri zil çalan, çakıl taşı fırlatan
mekanizmalarla donatılmıştı. Hatta bazılarında kapılar açılıp
insan figürleri çıkıyor ve bunlar saati haber vermek üzere zil
çalıyorlardı.
M.S. 200 ve 1300 arasında Uzak Doğu’da mekanik göksel su saati
yapımı gelişmişti. 3. yüzyıl Çin klepsydraları astronomiyle ilgili
konuları gösteren değişik mekanizmaları içeriyordu. En karmaşık
saat kulelerinden birisi Çin’de Su Sung’un M.S. 1088’de yaptırdığı
dev saat kulesidir. Yedi-sekiz metrelik kulede gündüz ve gece her
saat başında iki parlak bronz top yine bronzdan yapılmış iki
şahinin ağzından bir bronz kabın içine düşüyordu. Kabın dibindeki
delik, bronz topun yeniden yerine dönmesini sağlıyordu. Şahinlerin
üstünde de günün her saati için bir dizi kapı ve daha yukarıda da
yanmamış durumda birer lamba duruyordu. Her saat başında bronz
toplar düştükçe bir çan çalıyor ve biten saatin kapısı
kapanıyordu. Toplar gece saatlerini belirtmek üzere düştüğünde ise
o saatin lambası yanıyordu.
Yunanlı astronom Andronikos’un M.S. 1.yy’da yaptığı Rüzgâr Kulesi,
klasik antik çağdan sağlam kalan ender binalardandır. Sekizgen
biçimindeki yapıda, mekanik klepsydranın yanında güneş saati, yel
değirmeni ve bazı bilimsel araştırmaların yapılmasına yarayacak
düzenlemeler ve bir su tankı bulunuyordu.
Su saatleri de sadeliklerine rağmen sorunluydular. Soğuk
bölgelerde suyun akışkanlığının azalması, deliğin tıkanması, suyun
sabit akmaması gibi sorunlar vardı. Bütün bunlara rağmen su
saatleri yüzyıllarca kullanılmıştır.
Kum Saatleri
Kum saatleri zamanın geleneksel sembolüdür. Saatin ilk tasarımı
olan yumurta biçiminde cam kaptan akan kum yüzyıllar boyunca sabit
kalmıştır. Saatlerde kumun yanında, zaman zaman pudra haline
getirilmiş yumurta kabuğu, civa ya da ince toz siyah mermer de
kullanılmıştır. Kum saati, Avrupa’da ilk kez 8. yüzyılda bir
papazın buluşuyla kullanılmaya başlamıştır. Camcılık becerisi
geliştikçe, kumun doldurulduğu ağız da eritilerek kapatılmış ve
nemlenerek akışın zorlaşmasının önüne geçilmiştir.
16. yüzyıldan günümüze bu saatler sürekli zamanı ölçmek için
değil, belirli bir sürenin başlangıcını ve bitişini göstermek için
kullanılmıştır; kiliselerde dua süresi, gemilerde tayfaların nöbet
süresi ya da gemilerin hızlarının belirlenmesi.
Belirli sayıda kulaç aralıklarıyla düğüm atılmış ve ucuna bir
kütük bağlanmış bir ip denize atılıyor ve bir gemici kum saatiyle
belirli zaman dilimleri içinde kaç düğümün suya girdiğini
sayıyordu. Eğer belirlenen sürede beş düğüm inmişse, geminin hızı
beş deniz mili oluyordu. 19. yüzyıl sonuna kadar yelkenli
gemilerde hız belirlemek için bu yöntem kullanılmıştır. Soğuk
iklimlerde su saatine göre daha yaygın kullanımı olduğu halde, kum
saati gün boyunca zaman ölçümü için çok uygun bir gereç değildi.
Bunun için, ya çok büyük yapılması, ya da başında her an birinin
beklemesi gerekiyordu. Bazı kum saatlerinde bulunan kadrandaki
gösterge, saatin her başaşağı edilişinde bir saat ileri
alınıyordu. Yine de, kum saati uzun bir dönem boyunca küçük zaman
aralıklarının ölçülmesinde başarıyla kullanılmıştır.
Bugün hâlâ ahçılar yumurta kaynatırken kum saati kullanıyorlar.
Ateş Saati
Zamanın
ölçülmesi için değişik yöntem arayışlarıyla yapılan birçok deneme
arasında ateş saati de bulunuyor. Petrol lambasının alevi ile
çalışan saat mekanizmasında, tüketilen yağın bölmeli bir saydam
kapta izlenmesi ya da kısalan mumun gölgesinin, arkadaki bir
cetvel üzerindeki boyuna göre saatler belirleniyordu.
Çin, Japonya, ve Kore’de zaman ölçülmesi için ateş kullanımı
değişik bir nitelik kazanmıştır. Bu ülkelerde özellikle
tapınaklarda ödağacı ve benzeri kokulu nesneler dövülerek toz
haline getiriliyor ve sonra da sıkıştırılarak saydam bir tüp içine
yerleştiriliyordu. Zaman ölçümü tüp içinde ateşin ulaştığı yere
göre yapılıyordu.
Değişik türleri olan ateş saatleri alarm saati olarak bile
kullanılıyordu. İstenen saat yerine iple bağlanan iki küçük
ağırlık, alev ipi koparınca bakır bir yüzeye düşüp ses
çıkarıyordu.
Kral Alfred’in buluşu olan mum saati belki de bütün zaman ölçme
araçlarının en basit olanıdır. Bu saat eşit aralıklara bölünmüş
bir mumdan oluşuyor. Mum yandıkça zamanın geçişi ölçülebiliyor.
Ateş saatlerinin de doğruluğu her zaman şüpheliydi. Yine de, bütün
zaman ölçme araçları gibi kendi sınırları içinde bir amaca hizmet
etmişlerdir.
Mekanik Saatler
Zamanın
mekanik olarak ölçülmesi yönündeki ilk adımlar din adamlarından
gelmiştir. Keşişler dua etmek için kesin saati bilmek
zorundaydılar. İlk mekanik saatler, saati göstermek değil duyurmak
üzere yapılmışlardı. Bu saatler birer ağırlığa bağlı olarak
çalışıyorlardı ve belirli zaman aralıkları ile gonga vuran
tokmaklarla donatılmışlardı. Daha önceki yüzyıllarda, eski saat
sistemlerinin sesli birer uyarı vermesini sağlama çabaları olumlu
sonuçlanmamıştı. Geçen süreyi ufak taş parçacıkları atarak ya da
düdük öttürerek belirten karmaşık mekanizmalar üretilmişti.
Güneş saati, su saati ve kum saati, değişik şekillerde süreyi
göstermek amacına yönelikti. Mekanik saat ise manastır hayatında
belli bir mekanik işlevi yerine getirmek, bir çekiç aracılığıyla
ses üretmek ve böylece belirli zaman aralıklarını belirtmek
amacını gütmekteydi. O dönemlerde saatlerin çan çalması
gerektiğine inanılıyordu. İngilizcede saat anlamına gelen "clock"
kelimesi Latince "clocca"dan gelmektedir ve çan anlamındadır.
Ancak, daha sonra bu kelime bütün saatleri tanımlamaya
başlamıştır.
Mekanik saatler için bulunan mekanizma, ağırlığın asılı olduğu ipi
ya da zinciri kısa aralıklarla tutan ve bırakan bir vargel
düzenidir ve tüm modern saatlerin de ortak özelliğidir. Böylece,
kısa aralıklarla duran ve inen bir ağırlık, saat mekanizmasını
günün uzunluğuna ya da kısalığına bağlı olmaktan kurtarıyordu.
Bu mekanizmanın en eski türü "kamalı" olarak biliniyor. Ucuna
ağırlık bağlı iki yanından atlamalı olarak tırnaklarla donatılmış
bir metal çubuk ve yatay olarak gidip gelen bir milden oluşan
mekanizmada, her gidişte bir tırnak salıveren bir düzen
oluşturulmuş ve milin ivmesi de dış ucuna takılmış bir ağırlıkla
kontrol edilmiş. Ağırlık uzağa çekilince salınım hızlanıyor,
yaklaştırılınca da yavaşlıyor. Böylece, başlangıçta dakikaların ve
daha sonra da saniyelerin belirlenmesi mümkün olmuştur. Mekanik
saatlerin içinde en ünlülerinden olan Giovanni di Dondi’nin
tasarımı, ağırlıkla işleyen mekanizmaya bağlı sarkaç ve sekteli
rakkas dişlisinden oluşuyordu ve saatte kadran bulunmuyordu.
Gündüz saatlerinin gece saatlerine uymayan saat sistemi, 14.
yüzyılda mekanik saatlerin yapılmasına kadar devam etmiştir. Günü
eşit saatler halinde bölen ilk saat, Milan’daki Saint Gottard
kilisesi saatidir. Yüzyılın ortasına doğru büyük Avrupa
şehirlerinin kulelerinde mekanik saatler görülmeye başlanmış ve
gittikçe yayılmıştır. Vargel düzeniyle çalışan bu saatler 300 yıl
boyunca devam etmiştir.
1500’lerde Nürnberg’de Peter Heinlein’ın zembereği bulmasıyla,
büyük ağırlıklar kalkarak taşınabilir küçük saatler olanaklı
kılınmıştır. İlk saatlerde kadran, akrep ve yelkovan bulunmuyordu.
Okuma yazma oranının düşük olması, saatlere insanların bakıp
anlayacağı yazılar koymak yerine çan sesleri konmasını
gerektiriyordu. Süreyi görsel olarak göstermek için saatlere
kadranı ilk olarak kullanan ve 1344’te 24 dilimlik saati yapan
Dondi’dir.
Saat gelişiminde atılan başka bir büyük adım da sarkacın
bulunmasıdır. Kilisede papazı dinlerken kürsünün üzerinde sallanan
lambanın salınım zamanının sabit olduğunu farkeden Galileo,
sarkacın salınım periyodunun, ağırlığına ya da genişliğine değil,
uzunluğuna bağlı olduğunu bulmuştur. Galileo, ölümüne yakın,
sarkaçla çalışan bir saat tasarlasa da bunu gerçekleştirememiştir.
İlk çalışan sarkaçlı saati 1656’da, Galileo’nun ölümünden 14 yıl
sonra, Alman astronom Christian Huygens yapmıştır. Huygens’in
saati önceleri günde bir dakikadan az hata veriyordu. İlk olarak
sağlanan bu hassaslığı, Huygens çalışmalarıyla hatayı günde 10
saniyeye düşürerek, artırmıştır.
Sarkacın bulunmasıyla ilk defa olarak saatlere dakika ve saniye
kolları eklenmiştir.1670’lerin ortalarında Huygens’in balans
yayını geliştirmesi taşınabilir saatlerin gerçek bir cep saati
haline getirilebilmesini sağlamıştır. Yay mekanizmasının
bulunması, zamanın hem karada hem de denizde aynı
doğrulukta
ölçülebilmesini sağlamıştır. Balans yayının geliştirilmesi ile
gittikçe küçülen saatler cepte ya da kolda taşınabilmeye başlamış,
ilk ucuz cep saatleri ABD’de üretilmiş, kol saatleri ise
1890’larda ortaya çıkmıştır. Başlangıçta sadece kadınların
kullandığı kol saatleri I. Dünya Savaşı sırasında erkekler
arasında da yaygınlaşmıştır.
Zamanı karada ve denizde aynı olarak ölçebilen bu yeni saatlerle
zaman birimlerinin hassaslığı sorgulanmaya başlanmıştır. Bir
saniyenin uzunluğu neydi? Basit bir hesapla saniye dakikanın
1/60’ı, dakika saatin 1/60’ı ve saat te günün 24’te biri olduğu
için bir saniye ortalama güneş gününün 86 400’de biri olarak
ortaya çıkar. 1820’de zaman aralıkları bu hesaba göre standardize
edilmiştir.
Kuvars Saatler
1920’lerde kuvars kristalli saatin bulunması, zaman ölçümünde yeni
bir çığır başlatmıştır. Enerjisini bir yıl ya da daha uzun ömürlü
pilden sağlayan bu saatlerin kurulmasına gerek yoktur. Kuvars
saatler, kuvars kristallerinin piezoelektrik özelliğine dayalıdır.
Eğer, yapısal simetri merkezi bulunmayan bir kristale elektrik
uygularsanız biçimini değiştirir; ve eğer onu sıkıştırır ya da
bükerseniz elektrik üretir. Uygun bir elektronik devreye
bağlandığında kristal titreşir ve sabit bir frekansta elektronik
saati çalıştırabilecek elektrik sinyali üretir.
Kuvars kristalinin titreşimleriyle 24 saatlik bir gün milyonda bir
saniyelik aksamayla belirlenebiliyordu. Ancak, kuvars kristali
elektrik akımının etkisiyle bir süre sonra mekanik özelliklerini
değiştirdiği için başlangıçta çok hassas olan saatler birkaç ay
sonra geri kalmaya başlarlar. Kuvars saatler hassasiyetleri ve
fiyatları ile piyasaya hakim olsalar da, daha hassas ve bu
hassaslığı uzun süre koruyabilecek saatlere duyulan ihtiyaç
arayışları devam ettirmiştir.
Atom Saatleri
Bilim adamları, atomların çok uzun zaman durağan kalabilen
rezonanslara sahip olduklarını anladıklarında, hidrojen veya
sezyum atomunun daha hassas saatler için potansiyel birer sarkaç
olabileceğini buldular. 1930 ve 40’larda radar ve yüksek frekanslı
radyo iletişimleri, atomlarla etkileşime girecek elektromanyetik
mikrodalgaların üretilebilmesini olanaklı kılmıştır. 1949’da
ABD’de NIST laboratuvarlarında amonyağa dayanan ilk atom saati
yapılmıştır. 1957’de ise yine NIST, ilk sezyum atom saatini
gerçekleştirmiş ve 1967’de atomun doğal frekansı, yeni
uluslaraarası zaman birimi olarak tanınmıştır. Buna göre, 1965
yılına kadar bir yılın 31 556 925.974 7’de biri olarak kabul
edilen saniye sezyum atomunun rezonans frekansının 9 192 631 770
salınımına eşittir. Bu, sezyum atomunun ileri geri titreşim
yapması için geçen süreye karşılık gelir.
Şu anda 1/10 trilyonluk hatayla zamanı ölçebilen atom saatleri de
geliştiriliyor. NIST labaratuvarlarında yapılmakta olan yeni
sezyum atom saati 300 milyon yıl 14. ondalık haneye, ABD’de Ulusal
Standartlar Enstitüsü’nde üzerinde çalışılan cıva iyonu saati ise
30 milyar yıl boyunca 16. ondalık haneye kadar şaşmadan
çalışabilecek.
Atom saatinin keşfiyle sağlanan uzun süreli hassaslığın yanında
çeşitli olaylar ve süreçler birbiriyle mükemmel bir şekilde
senkronize edilebiliyor ve yer tayinleri kesin bir doğrulukla
hesaplanabiliyor.
Kesin zamana bağlı modern hayatta her geçen gün daha hassas
saatlere ihtiyaç duyuluyor ancak bu hassaslığın sonu nereye
varacak, bu bilinmiyor. Derleyen :
Selda Arıt
Kaynaklar:
Bilime Yön Verenler, Galileo Galilei, İlkaynak
Kültür ve Sanat Ürünleri,1996
Boorstin, D.J., Keşifler ve Buluşlar Tarihi,
Türkiye İş Bankası Kültür Y., 1996
Çam, N., Osmanlı Güneş Saatleri, Kültür
Bakanlığı Bilim ve Teknoloji/1, 1990
Fraser, J. T., Lawrence, N.,The Study of Time,
New York, 1975
Gimpel, J., Ortaçağda Endüstri Devrimi, Tübitak,
1996
Goudsmit, S. A., Claiborne, R., Time, New York,
1966
Kurz, O., European Clocks and Watches in the
Near East, London, 1975
Meyer, W., İstanbul’daki Güneş Saatleri
The Anatomy of Time, Rolex Watch Company,
Switzerland
http://www.library.scar.utoronto.ca
http://www.perseus.tufts.edu
|